Gökova Pedallarımın Altında - Anıl Şakrak

Gökova Pedallarımın Altında - Anıl Şakrak

08 Kasım, 2021 16:11, Haberler by carraro 0 Yorum

25 Ekim’de ajandamı düzenledim, ofis dışı otomatik maili etkinleştirdim ve öğleden sonra ofisten arkama bakmadan kaçarcasına çıktım. Eve varıp, dün akşamdan hazırladığım çantamı almam ve Bostanlı feribot iskelesinde koşar adımlarla ilerlemem bir anda oldu.

25 Ekim’de ajandamı düzenledim, ofis dışı otomatik maili etkinleştirdim ve öğleden sonra ofisten arkama bakmadan kaçarcasına çıktım. Eve varıp, dün akşamdan hazırladığım çantamı almam ve  Bostanlı feribot iskelesinde koşar adımlarla ilerlemem bir anda oldu.

Pandemi nedeniyle ara verilen Gökova Bisiklet Turuna gitmek için hem fiziken hem de ruhen hazırdım. Vapur yolculuğu sırasında, günlük hayat telaşlarını martılara atmaya başlamıştım bile. Üçkuyular iskelesinde Tolga beni bekliyordu. Gün batımında, Bodrum’a doğru, İzmir’den ve dünya kaygılarından uzaklaşıyorduk. Fonda da bu yolculuk için hazırlanmış çalma listemiz eşliğinde Bodrum Zetaş kamp alanına doğru yolculuğumuz böyle başlamıştı.

***

Bu sene 15. düzenlenen Gökova Bisiklet Turuna tam olarak ikinci kez katılıyordum. İlk katıldığımda takvim çakışmasından dolayı Muğla’dan Akyaka’ya kadar sürebilmiştim ve sonrasında iş seyahatine çıkmıştım. Muğla’dan başlayan tam katıldığım tur sırasıyla Akbük, Ören, Bodrum yönüne devam etmişti. O zamanlarda blog yazmaya (yaşadıklarımı kayıt altına almaya) başlamadığımdan olsa gerek net hatırlamadığım onlarca güzel anım olmuştu. Bu sefer sadece yaşamayacaktım ayrıca yaşadıklarımı kayıt altına alacaktım. Bodrum’a gelirken, aklımda kayıt altına alınacak anıları hayal ederek geçti yolculuk.

Levent Sevil - Gökova Bisiklet Derneği Başkanı
Levent Sevil - Muğla Bisiklet Derneği Başkanı

Daha Zetaş kamp alanına varmadan, yol boyunca başta Levent Sevil ve dostlarımız tarafından “Hadi Gari gelin” diye taciz telefonlarına maruz kalıyorduk. Kampa 9 gibi vardığımızda ise aylardır görmediğimiz tüm dostlarımızın sıcak karşılamasıyla “nerede kalmıştık” diyerek sohbete başladık. Tabi ki Levent Abi’nin her yarım bir saatte bir tüm kamp alanının duyabileceği şekilde “yarın koğuş kalk 7’de” bağrışlarını unutmak mümkün değildi. Bütün tur boyunca bu haykırışlara maruz kaldık, iyi ki de kalmışız. 

İyi ki varsın Başkan.

Her zaman altını çizerek söylediğim gibi ben bir bisiklet sporcusu değilim, sosyal bir bisiklet kullanıcısıyım. Son 6 yılda işim nedeniyle de birçok bu tür aktiviteye de katılma imkanım oldu. Bunun gibi birçok tura katılan kimle konuştuysam, hep aynı cevabı aldım;
“Gökova Bisiklet Turu” bisiklet turlarının kraliçesidir.

Her detayı ile özel olan tur, formaları ile de ayrı özeldir. Coka Ahmet yine döktürmüştü ince detaylarda. Formadaki çizgilerin eğiminin 15 derece olduğunu söylediğine kendisine ve sanatına hayranlığım daha da arttı. Sende iyi ki varsın Coka.

***

İlk gece kamp alanı diğer gecelere kıyasla daha sessizdi. Bodrum’da olmamızdan olsa gerek herkes bir yerlere dağılmış ya da Tarkan’ın bisikletlerine son kontrolleri yapması için sırasını bekliyordu. Biz ise yanan kamp ateşinin yamacında Marko’nun kemençesi eşliğinde içtiklerimiz ve sohbetlerimizle ısınmaya çalışıyorduk. Ateşin sıcaklığı ve kemençenin sesi çevremizdeki kalabalığı arttırıyordu. Yavaş yavaş ısınmaya başlamıştık. Tek korkumuz ise önümüzdeki günlerde yağış olma ihtimaliydi. Levent Abi’nin ısrarlı kalkış saatini hatırlatmaları neticesinde yatmaya gittik.

Sabah kamp alanı, dün akşamın aksine daha hareketliydi. Günün ışımasıyla birlikte herkes çadırını toplama telaşı içerisine girişti. Tabi ki bu telaş eski dostlarla hasret giderme ve yeni dostlar edinmeye engel değildi. Kahvaltımızın ardından, bir Gökova Bisiklet Turu klasiği olan Bodrum Antik Tiyatroya toplu fotoğraf çektirmek için pedallamaya başladık. Çekim sonrası ise ilk günün rotası Çökertme idi.

Deseniz ki: “Kırmızı kiremitli, güzel bir ev gördüm. Pencerelerde saksılar, çatısında kumrular vardı”. Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi ama “yüz bin liralık bir ev gördüm” deyin, bakın nasıl: “Aman ne güzel ev” diye haykıracaklardır. 

Küçük Prens’den bu alıntıyı boşuna yapmadım. Sizlere rotaların eğimi, kaç kilometre pedalladığımız hakkında bir bilgi verme arzum yok. İsteyenler turun web sitesinden verileri indirip bunların hepsini görebilir ve strava’larına yükleyip çeşitli hesaplamalar yapabilirler.

Ben hayatım boyunca Küçük Prens’in tarafında olmaya çalışıyorum. Çünkü ben, bir yanım orman bir yanım deniz olan harika rotalarda hayaller kurarak bisiklet sürdüm bu unutulmaz 4 gün boyunca.

***

Çökertmeye doğru pedallarken yangından etkilenen yerler her birimizin yüreğini dağladı. Gerek sosyal medya canlı paylaşımlarından gerekse de televizyonlardan bunları görmüştük. Ama çıplak gözle görürken bir de dokunabilmek ve kokusunu alabilmek gerçekten çok üzücüydü. Hele de bundan 2 sene önce aynı yerlerde pedalladıysanız. Tek umudum doğanın kendini yenileyeceğini biliyor olmam, insan denen doymak bilmeyen canlıya rağmen.

Çocuk mezarlığını çıkıp Mazı’ya ulaştığımızda ise yine harika bir yemek bizi bekliyordu. Çocuk Mezarlığı rampasını geçen sefer inmiştik ve daha asfaltlanmamıştı. İnerken asfalt olmaması ne kadar eğlenceliyse çıkarken de asfalt olması bir o kadar konforluydu. Ağaçların arasından sızan güneş ışığının altında önümde süren dostlarım bana harika fotoğraf kareleri sunuyordu. Bu anlara daha önceden hazırladığım klasik, caz, fransız şansonları ve hatta (rampalarda) metal baladlardan oluşan çalma listelerim eşlik ediyordu. Umarım yol boyunca kimseye rahatsızlık vermemişimdir bu sesli bisikletimle. 

(Playlist’lerimin için spotify adresimi buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/user/11126900247?si=ec7b61b9b9f1446f )

Mazı’da yemek sonrası keyifli olduğu kadar hüzünlü bir inişle Çökertmeye vararak ilk günü tamamladık. Varışla beraber rutin tatlı telaş başladı. Çadırlar kuruldu, yemekler pişmeye başladı. Sahil denize girenler, koyu sohbete dalanlarla doluydu. Keyifli bir akşam yemeği sonrası turun demirbaşlarından Ahmet Abi’nin kokoreçleri eşliğinde geceye devam ettik. Sohbet öyle keyifliydi ki, sesten rahatsız olup yanımıza gelen sohbete dahil oluyordu.

***

İkinci gün rotamız Akbük’dü ve önümüzde Kultak Rampası vardı. Herkes sanki dün bisiklet sürmemiş gibi aynı heyecanla yollara düştü. Bir cennetten diğer bir komşu cennete sürüyorduk demir atlarımızı. Dünün aksine bu bölge daha az etkilenmişti yangından. Ören’de mola verdik. Her mola verdiğimiz yerde olduğu gibi bizi rampa önü ikramımız bekliyordu. Sayemizde köy kahveleri olağan dışı yoğundu. Yol boyunca da durduğumuz her yerde esnafı hep mutlu ettik. Kultak rampasında Selim Helvacı’ya biraz destek attım ve getirdiği ip ile onu rampalarda çektim. Rampanın bitiminde her zaman olduğu gibi Ahmet Abi pozisyon almıştı. Çeyrek kokoreç ve buz gibi içecekler bizleri bekliyordu. Benim içecek tercihimi tahmin etmişsinizdir.

Vecihi drone ile bizi çekeceğinden Akbük inişi öncesi tepede toplandık. Manzara inanılmazdı. Tura gelmeden Nilay Örnek’in Nihat Sırdar ile yaptığı podcast’i dinlemiştim. Nihat Sırdar “Türkiye’yi gerçekten gezmeden Dünya’yı gezmenin çok da anlamlı olmadığını” söylüyordu bu yayında. Akbük’e tepeden bakarken aynı şeyleri düşünmemek elde değildi.

Tabi ki koyda demirlemiş olan Bill Gates’in tekneciğini de gördük. Konaklama alanı olarak turun en sevdiğim yeri olan Akbük’e iniş her zamanki gibi çok keyifliydi. Bunu kayıt altına alıp benimle paylaşan dostlarıma sonsuz teşekkürler.

Akbük kamp alanı sakinliği, doğallığı ve eğlenceleriyle benim her zaman favorim olmuştur. Yine şaşırtmadı beni. Orada yaşananlar orada kalır diyeceğim ama o kadar görüntü var ki kesin sızacaktır. Olsun, çok eğlendik sonuçta. Akşam eğlencesi bir anda kına gecesine döndü. “Ben sadece klasik müzik dinlerim” diyen nice yiğit sahnede gerdan kırıyordu. Her masada ise Akbük açıklarında demirlemiş olan Bill Gates’in teknesi ve ona inen helikopter konuşuluyordu. Bill Gates’in mi yoksa Jeff Bezoz’un teknesi mi? Gerçekten hala bilmiyorum.

Boşuna dememişler “Zenginin parası züğürdün çenesini yorar” diye.

***

Akbük sabahı yine muhteşemdi. Gece 1,5 geçiyordu yattığımda ama saat 5,5 da ayaktaydım. Gürültülerimizden olacak Bill Amca’nın teknesi çoktan demir almıştı. Ben ise elimde tripot ve kamera gün doğumunu beklemeye başladım. Bu beklemenin bir mükafatını da aldım.

Akbük-Akyaka arası bence bu turun en güzel rotası, bir yanında deniz bir yanında çam ağaçları ile insanı büyülüyor. Bu yolu arabayla da geçmiştim ama bisikletle geçmek başka bir şey. Eee boşuna dememiş

Milan Kundera;
Hız unutturur, yavaşlık hatırlatır.

Yavaşladıkça yol olmaktan çıkıyor, bir düş yolculuğuna dönüyor bir anda.

Akyaka’ya gidip Azmak’a girmeden olmazdı tabi ki. Bu sefer hazırlıksızdım, mayom yanımda değildi. Bisiklet şortu ile girdiğimde kurumasıyla ilgili talihsiz bir deneyimi Akbük’de yaşadığım için ayaklarımı sokmakla yetindim. Öğle yemeği sonrası Akyaka’dan Çubucak Kamp alanına doğru pedallamaya devam ettik. Bu güzergahın Okluk girişine kadar bölümünü sevmiyorum, çok fazla araç var yolda. Ama Okluk ayrımından sonra uzun bir süre trafikten uzaklaşıyoruz. Harika bir rotada sürdük demir atlarımızı. Hisarönü düzlüğüne indikten sonra yine trafiğe maruz kaldık.

Turun bu kısmının en güzel yanı güzel bir kahveciye rastlamamızdı. Uzun zamandan sonra kafein ihtiyacımı Türk Kahvesi dışında nitelikli bir kahve ile giderdim. Kahveci sabah dükkanını açarken bugün bu kadar iş yapacağından habersizdi bence. Müşteri patlaması yaşamıştır herhalde. Yıllardır Bisiklet Turizmi ile ilgili söylediklerimin gerçekleştiğini görmek gerçekten keyif vericiydi. Turda elektrik destekli bisiklet sayısının artışı, diğer bir gözlemimdi. Göreceli olarak zorlu parkurlara rağmen, bu deneyimi yaşama fırsatının daha geniş tabana yayılma fırsatını sağlanması, zamanla gerek bisiklet kültürünün gerekse de bisiklet turizminin gelişimine katkı sağlayacaktır. Ben de tura elektrik destekli bisikletimle (egaravelim) katıldım. Yürürken bile sorun yapan kalçam, tur boyunca hiç bana kendini hatırlatmadı, keyfimi bozmadı.

Kahve molası sonrası göreceli olarak keyifsiz bir yolda harika bir kamp alanına vardım. Çubucak kamp alanı çam ağaçlarının altında denize sıfır cennetten başka bir köşeydi.
Akşam programın nedeniyle kamp alanında fazla kalamadım. Bu da bir sonraki tura bir “ah keşkem” olarak kalacak.

***

Sabah kamp alanına vardığımda kahvaltı servisi başlamıştı. Bir tarafta çadır toplayanlar bir tarafta ise kahvaltı yapanlar vardı. Her yıl olduğu gibi iskelede toplu fotoğraf çektirdik. Teknolojinin ilerlemesini burada da görüyorduk. Çok güzel drone çekimleri de yapıldı ve turun en zorlu rotasına herkes hazırdı. Levent abi ikramları yerlerini bildirdi, bu sefer iki ikram rotası vardı; bu önümüzde iki sağlam rampa var demekti.

“Balıkaşıran’dan bu yana akıllı adam geçmez” derler.

Biz de Balıkaşıran’ı geçerek tarafımızı belli ettik yine. Balıkaşıran çıkışı benim için bir tefekkür gibiydi. Nefesim kesildi çoğu zaman ama nefesimi kesen pedallamam değildi. Rota öyle güzeldi ki, çevreme bakmaktan nefesim kesildi zaman zaman. Yine müzik eşliğinde ve zaman zaman keyifli sohbetlerle zirveye nasıl vardım anlamadım bile. Bir tur klasiği olarak tabi ki Balıkaşıran Tabelası önünde resim çektirdim.

Öğle yemeğini yine enfes bir kamp alanında yaptık devamında ise göreceli olarak düz ama rüzgarlı ve trafiği bol bir yolda Datça’ya yol aldık. Yolda kahveci bulma umuduyla yoldan çıktık ve harika bir patikadan Datça merkeze ulaştık.

Her güzel şeyin bir sonu vardır. Datça’ya varmam ile tur benim için maalesef bitiyordu. Bu da ikinci “ah keşkem” dir. Akşam dostlarımla vedalaştım ve dönüş yoluna geçtim. Vedalaşamadığım dostlarım oldu, artık onlarla da yeni turlarda bunu telafi ederim diye umuyorum.

***

Daha önce Datça’da kamplama olmamıştı bu nedenle Akbük’ün turun en güzel kamp alanı olduğunu iddia ederdim. Ama bu Datça’ya varmadan önceydi. Datça’yı zaten her zaman sevmişimdir. Ama kamp alanını gördükten sonra bir daha aşık oldum.

Yolda pedallarken kendimle baş başa kaldım ve bundan çok keyif aldım. Yıllardır biriktiririm ve en sevdiğim yanım bu biriktirdiklerim doğru zamanlarda aklıma gelir. Yine öyle oldu. “Kafkaokur” dergisinde Hazal Kebabçı’dan bir alıntıyı almışım heybeme zamanında.

…Bazen her şeyin ortasında öylece durmak istiyorum. Akıp giden trafiğe karşı bir caddenin ortasında, içime batan tüm şeylerle gün doğumunda, daha önce hiç gitmediğim bir kafenin cam kenarında, mutluluğun, hem hüznün, bu hayata dair her ne varsa hepsinin karşısında öylece durmak istiyorum…

Yıllar önce Tofaş’da çalışırken, gri bir sabah, masmavi bir an yaşamıştım. Sabah mesai başlangıcında, fabrika girişinde kulağımda Patricia Kaas’ın “Mon Mec a Moi” şarkısının sonundaki keman sesleri ile o telaşla yürüyen kalabalıkta yükseldiğimi hissetmiştim. Bu anı da yıllardır heybemde duruyordu ve bir daha yaşayamam sanıyordum.

Artık böyle düşünmüyorum. Akbükten Akyaka’ya pedallarken ya da Balıkaşıran’ı çıkarken bu anları yine yaşadım. Öylece durmak, kalmak istedim o anlarda.

İşte “Öyle bir rüya” idi yaşadıklarım.

***

Hayat ve fabrika devam ederken, direk ve dolaylı olarak, kısa bir süre de olsa hayatı durdurmama fırsat veren en başta değerli eşim ve herkese sonsuz teşekkürler.

Ne kadar sürç’ü lisan ettikse affola, bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Eyvallah…

Anıl ŞAKRAK

Lütfen ikiden fazla bisiklet seçmeyin.