BİSİKLET FESTİVALLERİNİN EN MAVİSİ – GÖKOVA

BİSİKLET FESTİVALLERİNİN EN MAVİSİ: GÖKOVA…

Bisiklet festivallerinin en mavisi, en yeşili, en turuncusu özetle en renklisi, ayların en Vivaldi’si Mayıs’ta Gökova’daydı.

Yazı: Aydan Çelik, Fotoğraflar: Muhlis Dilmaç

1.GÜN: MUĞLA-AKYAKA-AKBÜK

Carraro Gökova Bisiklet Festivali’nin onikincisi, 8 Mayıs’ta Muğla’dan başlayıverdi.

Bodrum, Marmaris, Datça gibi havalı çocuklarının yanında biraz gölgede kalmayı tercih eden bu “baba”şehir, konuklarını Masa Dağı’nın eteğindeki Konakaltı Kültür Merkezi’nden uğurladı.

Bisikletçiler martı Jonathan Livingston misali, Sakar Geçidi’nden aşağı saldılar iki tekerlerini. 600 metreden deniz seviyesine sorti…

Aşağıda olağanüstü bir manzara.

Amasra’yı tepeden gören Fatih Sultan Mehmed’in, Akşemseddin’e: “Lala, Çeşm-i Cihan bu mu ola?” sorusu Gökova için kurulmuş olamaz mı? Bence olur. Dünyanın gözbebeği bir tane mi?

Rivayet odur ki o sorti esnasında bazılarının hızı saatte 80 kilometreyi aşmıştı.

Onlardan bir kısmı Akyaka’ya giren sapağı kaçırınca kendilerini Köyceğiz yollarına devam ederken buldu.

Bundan doğal ne olabilirdi ? Hadisenin türküsü bile yakılmıştı: “Şu Köyceğiz yolları/Kaldır Ayşem kolları/ Bizim için yapılmış şu Muğla’nın yolları.”

Köyceğiz’e varmadan geri dönen  ekip, Azmak Çayı boyunca Akyaka’ya girdi. Çayın içinde yüzen yeşil başlı gövel ördeklerin bir peloton misali arka arkaya sıralanışını hayranlıkla izledi.

Ulalı ahşap ustalarının yaptığı Ağa Han ödüllü evlerin eteklerindeki deniz kıyısında öğle yemeği yendi. (Tarif içinde tarif, tarif içinde tarih)

Yakıt tankları doldurulduktan sonra nefis orman yollarından geçilerek Akbük’e inildi. Akbük’ü anlatmaya kelimeler yeter mi? Yetmez. O zaman susalım.

Akbük akşamında iki arkadaşın Troya adını verdikleri katlanır bisikletleriyle yaptığı şehir turlarının muhabbeti vardı.

Onun devamında gitar etrafında toplanıp şarkı söylemece…Efendim? Akdeniz Akşamları mı dediniz? Hiç olma mı? Özay Gönlüm’süz radyo, “Akdeniz Akşamları”sız gitar muhabbeti olmaz.

2. GÜN: AKBÜK-ÖREN

İkinci gün Akbük-Ören arasındaydı.

Doğrudan yokuş tırmanışıyla başlayan rota henüz ısınmayan bacaklar için bir “kahır mektubu” gibiydi.

Arada küçük inişler olsa da Kultak ve sonrasında Alatepe, Akbükten 14 km uzakta, 400 m yukarıdaydı. Burada süpürge tabir edilen araç, zirveye varamayanları toparlıyordu.

Ardından gelen uzun iniş, bisikletçilerin yerçekiminden intikam alma faslına sahne oluyor, “saldım çayıra mevlam kayıra” modunda Ören’e giriliyordu.

Bisikletçiler o gece Melih Cevdet Anday Parkı’nda kamp attı. Onun dizinin dibinde uyudu. Şairlerin dizinin dibi ana kucağı gibidir. Hele bir de ‘Garip’ ise…

3. GÜN: ÖREN-BODRUM

Ören’den yola çıktıktan 5 km sonra, bir oksimoron gibi Gökova’nın böğrüne saplanan termik santralin kıyısından geçildi.

Kıyıdan kıyıdan pedal çevrilerek Çökertme sapağına gelindi. Birazdan başlayacak olan Mazı yokuşu meşhur türküde bir revizyonu mecbur kıldı: “Çökertme’den çıktım da Halilim aman başım selamet/ Mazı rampasına varmadan Halilim, aman koptu kıyamet.”

Aman diyelim! En büyük felaket yokuşta kalmak olsun. Arada %18’i bulan eğimleriyle 10 kilometrelik bir yokuş epi topu..

Neyse ki her çıkışın bir inişi vardı!

Mazı’dan Bodrum’a doğru inen muazzam yol, Halikarnas Balıkçısı’nın dizeleriyle Bodrum’a giriş. Daha ne olsun: “Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin/ Sanma ki sen, geldiğin gibi gideceksin/ Senden öncekiler de böyleydiler/ Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler.”

Biliyoruz üstad. Ama yine de iyi oldu hatırlattığın.

4. GÜN: BODRUM-DATÇA-ÇUBUCAK

4. gün Bodrum Antik Tiyatro’da fotoğraf çekimiyle başladı. Ardından feribotlarla Datça’ya doğru vira vira…

“Acaba pedal çevrilerek hareket eden bir gemi olsa daha hızlı ulaşır mıydık?” soruları arasında Körmen Limanı’na varıyoruz.

Eski Datça’nın kıyısından Yeni Datça’ya gidiyoruz. Şahane bir tesadüf bizi karşılıyor. Can Yücel Kültür Sanat Festivali’nin ortasına düşüyoruz.

Şairsiz günümüz geçmiyor… “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”nin oğluna selam ediyor, Datça’dan ayrılıyoruz.

Hedefimiz Çubucak kamp alanı. Önümüzde meşhur Balıkaşıran Tepesi var. Ama şanslı sayılırız. Zira Balıkaşıran Marmaris tarafından gelinirse çok daha dik bir eğime sahip.

Hatırlıyorum iki sene evvel kendimi İstanbul Boğazı’nda, Akıntı Burnu’nda yüzer gibi hissetmiştim. Çeviriyor çeviriyor ama ilerleyemiyordum. Gülmeyin… Benden kötüleri vardı. Bazıları rahmetli Michael Jackson gibi Moon Walk yapıyor, geri geri gidiyordu.

5. GÜN: ÇUBUCAK- MARMARİS- AKYAKA

Balık aşırıldıktan sonra gelinen Çubucak Kampı’ndaki uzun iskele, Gökova festivallerinin geleneksel fotoğraf platformudur.

Pozlar verildi, selfiler çekildi ve yola çıkıldı. Asparan Ormanları’ndan çıkıldı, nefis İçmeler’e inildi. Yeme içme meseleri burada halledildi.

Ve ufuktan Gökova Turu’nun en kötü yanı göründü: SON…

300 civarındaki katılımcının bir kısmı İçmeler’de vedalaşırken kalanlar Akyaka’ya devam etti.

Sevgili bir dostun revize ettiği cümleyle bitirecek olursak: “Kalbim Gökova’da Kaldı”

SON SÖZ:

Bisiklet Festivalleri Türkiye bisiklet kültürünün gelişiminde çok kıymetli bir yere sahip. Bunlar içinde Gökova Festivali’nin çok  özel bir yeri var. Burada Muğla Bisiklet Derneği ve sponsorların katkılarının altını çizmek gerekiyor. Türkiye’de bisiklet kültürü gelişecekse böyle festivaller sayesinde gelişecek. Bu festivallere ebeveynleriyle katılan çocukların sayısına bakarsanız cümlemin doğruluğuna hak vereceksiniz.

 

Yorum Yazılmamış

Bir Yorum Gönder